Kayıtlar

Mart, 2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Safi Hanım

Resim
Safi adında bir ev hanımı varmış. Eee her zaman olduğu gibi, O'nu evinin hanımı yapan da bir beymiş. Suphi bey. Hanımlar tek başlarına var olamıyorlarmış gibi(!) Suphi bey ve Safi hanım o tuhaf güne kadar dertsiz tasasız yaşayıp gitmişler. Suphi bey Uzak Yol Kaptanıymış. Aylar boyunca evden uzak kalan eşini, sabırla bekleyen Safi hanım, ondan bir mektup alınca dahi çok mutlu olurmuş. Yıllar yıllar geçtikçe bu epey uzun süren yalnızlık nöbetleri Safi hanımı biraz tuhaflaştırmış. Zaten konu komşuya gitmeyen, içine kapanık bir kadınmış. Kafasında kurduğu imgeler, yavaş yavaş gerçek dünyadaki boşlukların yerine geçmeye başlamış. İyice evden çıkmaz olmuş. Bitkilerle konuşmak artık ona yetmemiş. Kendisi için önemi ya da bir hatırası olan eşyalarla konuşmaya başlamış. Başta hafif bir eğlence olan bu uğraş, Safi hanımın da eşyaların sesini duymasıyla, farkında olmadığı bir kaosa dönüşmüş. Uyanınca annesinden kalan sürahiye mutlaka " Günaydın" diyormuş. Çaydanlığın fokur fokur kay...

Sana ihtiyacım varsa, bana yardım etmek de senin kaderindir.

Resim
9 gün olmuş yazmayalı. Öyle yorgunum ki uykum hep galip geliyor. Dünyadaki en değerli en keyifli şey o sanki. Günlük plan yapıyorum özenle  - Kahvaltı yazıyorum en başa. Sonrasında -uyku. Yemek yap (güç bela) sonraki madde - uyku. Hevesle bekliyorum geceyi, çünkü karşılıyor beni -uyku. Halbuki o kadar beceriksizimdir ki uykuya dalma konusunda. Uyku ilacının kanatları uçuruyor normalde beni rüyalar alemine. Kimyasal bir maddeye neden fantastik anlamlar yükledim? Her gece masal dinler oldum Yutub'da o yüzden. Onda da aşırıya kaçıyorum bir masal daha, haydi son olarak buna bakayım derken sabaha erişirdim de uyku ilacı sağ olsun kapatıyor minik tatlı göz kapaklarımı. Uyku ilacı reklamı yapıyormuşum gibi, "Uyku ilacı, uykunuza can katar" Sloganım da iğrenç oldu. 1980'lerin sloganlarıyla karşılaştırınca, hepimiz süper birer reklamcıyız. Acele etmenize hiç lüzum yok, nasıl olsa bir gün öleceksiniz. Bari o zamana kadar rahat olun gibi bir mantığı var ki güzel aslında. Bir şii...

Ulan tembellikten zihin koşusu diye bir şey buldum. Utanmadan yazdım bir de.

Resim
Berbat bir gündü. Sen nasılsın? Hava bu kadar kapalıyken mutlu olmayı nasıl başarıyorlar? Mutlu olmayı başarabilen var mı ki? Yanıtlanmamış sorular içimi rahatlatıyor. Cevabı olmayan bir soruyuz hepimiz. Annemizin karnında soru işareti gibi kıvrılmamız bundan. Bütün anlamını hayatın, O'nun kollarında bulmamız da bu yüzden.  Çok üzülünce mesela yatakta ağlarken de cenin pozisyonunda kıvrılır insan. Sanki o zaman şefkat görecekmiş gibi. Şartlanmışız işte sevgiye. Ve sevgi sandığımız her şeye, çiçekli bahçemizin yollarındaymışız gibi koşuyoruz.  Sonra bir bakıyoruz çiçekler plastikmiş, yürüdüğümüz yoldaki, bize açılan kollar parmaklıklarıymış hapishanemizin. Geri dönüp gitmeyi kimse sevmez. İki katı fazla yürüyeyim ama ileri gideyim deriz. Yalnız başına yürüdüğünü hayal et. Birazdan koşacağız aklında bulunsun. Demişken, aklında bulduklarını bir bir yere bırak. Öfkeliysen biraz, uzağa fırlat. Macera seviyorsan bir okun ucuna tak. Ah hayalimde ok atmayı öyle çok severim ki. Ben kaf...

Düş

Resim
Kafessiz bir kuş gördüm rüyamda.  Ateş rengindeydi. Yaklaştım ona korkmadı bile, gözlerimin içine baktı. Rahatsız oldum biraz, ruhumu gördü sandım.  “Benim de kuşum var” dedim ona. “Aynı sana benziyor ama o buz renginde.” “O zaman nasıl bana benziyor” dedi. Sesi kelebeklerin kanat seslerine benziyordu. “Anka kuşu musun mübarek? Bu ne gizem bu ne değişik tavırlar” diye sordum aniden. İç sesim hoparlörü açtı da dışarı yankı yaptı cümleler.  Görkemli kanatlarını açınca, el kadar kuş, kartaldaki asaleti, taşıyordu adeta. Kafamın üzerinde bir tur uçtu. Korkmadım ondan aslında, nasıl desem, bir mutluluk kapladı içimi. Seksek oynarken sıra bana geldiğindeki neşe ya da hani yakan topta, ortadaki sıçanı vurduğumdaki gurur gibi bir duygu. - Sen ne kuşusun Allah aşkına? -Senin ruhunun bir yansımasıyım ben. Az önce sana baktığımda, ruhun anladı bunu. Ama insan zihni, ayırt edemez böyle şeyleri. Saray odası gibi bir yerdeydik. Kırmızı püsküllü gösterişli perdeler, altın renginde bir y...

Yargılamak

Resim
Bu kadar önemseme dedim kendime. Aşırı bir ihtimam göstererek yaptığın lezzetli bir yemek gibi hayat. Yemesi çok kısa sürüyor. Emekler boşa değil elbet ama her seferinde sabrın biraz daha azalıyor. Her şeyi sorguluyorum. Anlamsız olduğu gün gibi ortada olsa bile, anlam yüklemek için yoruyorum zihnimi. Sonra bunun adı yaşamak oluyor. Dönüp duran bir kemirgen gibi hissediyorum. Altımda dünya dönüp duruyor. Ben hep aynı yerdeyim. Hapsolmak kadar rahatsız edici bir durağanlık.  Aslında bahsetmek istediğim konu; yargılamak. Hukuki düzeyde değil tabii ki. Senin benim birbirimize yaptığımız. Ya da kendimize. Kesiştirelim yeri gelmişken. Başkalarıyla ilgili düşünme biçimimizi kendimize karşı da uyguluyoruz fark ettin mi? Acımasızca eleştiriyorsan başkasını, zamanla kendine de yapıyorsun bunu. Ve de YARGILAMAK. Ne büyük bir kelime. Yargılayan nerede durur? Hep biraz yüksekte. Yerden yüksek oynasaydı yargılamak, kesin her zaman kazanırdı.  Kimse de demez ki;  Ben kimim ki onu yargı...

Denge

Resim
    Dengeyle ilgili birçok şey araştırdım. Bende biraz eksik olduğundan sanırım ilgimi çekiyor bu konu.  Ne geliyor aklınıza "denge" deyince? Ç ekiç ,  örs   ve  üzengi . Tamamen yanlış bilgi.  Kulaktaki denge yapıları yarım daire kanalları imiş. Otolit taşlar sayesinde denge sağlanırmış. Ayrıca tulumcuk ve kesecik bu işe yardımcı olur diyorlar bilenler. Benim dengesiz olan yanım ruh sağlığım. Yani iyiyim çok şükür ama ne bileyim. Aslında bu denli coşkuyla yaşamak duyguları, hiç de kötü değil. Bir faturası var tabii ki bu durumun.  Nahoş, yok olmadı bu ne sevimsiz kelimeymiş "nahoş". Negatif diyeyim. Negatif duyguları da dibine kadar yaşıyoruz efendim ben ve benim gibiler. Kaç kere öldüm ben bilirim. Yoo bilmiyorum aslında saymadım.  Ama diğer uçtaki neşe, enerji, coşku, sevgi muazzam. Her gün aşıkmışım gibi hissediyorum. Özellikle baharları. Bir ben istifa ederim işimden, bir de Orhan Veli bırakır evkaftaki memuriyetini.  Güzel havalar ...

Kadınlar Günü

“Benim oğlum ne canlar yakacak” diye büyüttüğümüz oğullarımız can yakmaktan başka bir şey bilmez oldular. Kadınların canının alınmadığı bir dünya mümkün olduğunda kutlayalım bu günü. Yüzsüzlük yapmış gibi hissediyorum kutlarsam. Ya da ikiyüzlülük bilmiyorum.  Kadınlar günü aslında, ezilen hor görülen, alt tabaka diye tabir edilen, aşağılanan, eksik etek denen, saçı uzun aklı kısa sayılan, kahkahasında edepsizlik aranan, omuzlarına basıp yükseldiğini unutanlarca tekme tokat dövülen, öldürülen ırzına geçilen gözlerimizin önünde yitip giden herkesin günüdür. İlla cinsiyetinin kadın olmasına gerek yok.  Benim sözlüğümde, bir adım geride duran, dokunduğu yerde çiçek açan, dünyayı kirlerinden arındıran, bütün nimetleri binbir çeşit lezzete dönüştüren, insanları doğuran, büyüten ve ömür boyu analık yapmaya razı olan, erkeklerin yaptığı her işi yapabileceğini kanıtlamış, ancak bir adım öne çıksa birazcık başarılı olsa, kadınlığını kullanarak yaptı diye yaftalanan, durmak bilmeden çalı...

küçük gün ışığı

 Hem biraz şiir de yazdım ben.Ya çok ağladım ya yazdım. Bazen ağlamak da yetmez, yazmak da. Sadece çığlık atmak istersin uçurumdan aşağı. Çığ gibi biriktirdiklerini, ite ite sürüklersin. Sonra kısa bir an düşünürsün, ben mi atlasam aşağı, yoksa çığlığım mi? Yok hayır, ben kendimi önemserim her zaman. Hem her insan daha değerlidir, dünyadaki bütün çığlıklarından.  İçinde biriktirmek yersiz dedi aklım bir yandan. Bilmiyordu insan ruhunun sarmallardan oluştuğunu. İlla kir tutardık. İlla yanardık bir kenarımızdan. Rengi atardı ruhumuzun. Kireç çözücü olarak ben yazıyorum işte. Daha da yazarım bu gidişle.  Okunsam iyi tabii ama okunmasam da yazarım. Zira bundan önceki on senede sadece kendime yazardım. Dedim önemserim kendimi ben, ondandır bu ihtimam. Şiir sanki duyguları harmanlamak gibi aslında. Sıcak kuru yemişler karışırdı ya kağıt külahta. Ya da duygu kokteylidir belki de şiir. Ama bence karışımdır her zaman. Nerede bir rengin başladığı, nerede başka bir renk tonuna geçil...
Resim
  Bir sürü şey yazıp sildim. Hiç böyle olmazdım ben. Van Gogh'dan bile yardım istedim. Rüya gibiydi çok güzeldi. Sonra bende kalsın, paylaşmak ayıp olur dedim. Umursamadı. Evet ya da hayır demedi. Bayılıyorum böyle sessiz kalan insanlara. Bana bir şey soracaklar da ben susup dalgın dalgın uzaklara bakacağım. Cool olmak ne kadar zor.  Valla filmlerde, beş arkadaşı ayrı ayrı sorguya alırlar da, hani ilk dördünü kahramanca susarken görürüz. Ben işte, o daha kimse bişey sormadan, bütün olanı biteni anlatan, grubun ödleğiyim. Kendini bilmek de iyidir deyip avunurum hep ühü. Sonra Nazım Hikmet'in kapısını çaldım. Ülkenin durumuyla ilgli kısa bir sohbet geçti aramızda. Mümkün olduğunca durumları yumuşatmaya çalıştım. Aşı oluyor 65 yaş üstü dedim. Kolera gibi değil bu Corona inan olsun daha beter Nazım hocam dedim. Biraz lakayt oldu diye ayağa kalktım hemen ceketimin düğmelerini ilikledim. Güldü hafifçe. Allahım böyle bir gülüş yok. "Şey, ehe yazamıyorum üstadım da, böyle durumlar...

Dünyanın En Soğuk Kalbi

Dünyanın En Soğuk Kalbi İniş takımları açılmıyor uyarısını işittiğimde, soğukkanlılığım ortamı terk etmeye hazırlanıyordu. Yorgundum , acıkmıştım. Ellerim artık titremeye başlamıştı. Neyse ki kapaklar açıldı, paldır küldür de olsa inişi gerçekleştirdim. Atmosfer öyle güzeldi ki; hoş bir melodisi vardı sesinin. Hele o kokusu, hem çekiciydi hem çocuksu. Pahalı bir parfüm kadar keskin, en saf çiçek kokuları gibi masum, tam onu anlatıyordu. Soğuk görünmesine aldırmadım açıkçası. Tam kalbini hedefledim ve durmak bilmeyen bir dağcı gibi tırmandım doruklarına. Her patika farklı bir gizem yaratıyordu. Onu çözemedikçe daha çok büyüyordu içimdeki istek. Hep severdim kadınları çözmeyi, hep de çözerdim. Bu defa aşk dedim. Böyle bir şey yaşamadım hiç. Lunaparkta gibiydim. Bütün oyuncaklara bindim. Canım ne istiyorsa yedim hiç sıkılmadım. İnanın bana hayatımın hiç böyle bir dönemi olmadı. Az da değil dört yıl sürdü. İniş çıkışları kavga dövüşleri bile harikaydı. Nasıl mı bitti?   ...