Bir sürü şey yazıp sildim. Hiç böyle olmazdım ben. Van Gogh'dan bile yardım istedim. Rüya gibiydi çok güzeldi. Sonra bende kalsın, paylaşmak ayıp olur dedim. Umursamadı. Evet ya da hayır demedi. Bayılıyorum böyle sessiz kalan insanlara. Bana bir şey soracaklar da ben susup dalgın dalgın uzaklara bakacağım. Cool olmak ne kadar zor.
Valla filmlerde, beş arkadaşı ayrı ayrı sorguya alırlar da, hani ilk dördünü kahramanca susarken görürüz. Ben işte, o daha kimse bişey sormadan, bütün olanı biteni anlatan, grubun ödleğiyim. Kendini bilmek de iyidir deyip avunurum hep ühü.
Sonra Nazım Hikmet'in kapısını çaldım. Ülkenin durumuyla ilgli kısa bir sohbet geçti aramızda. Mümkün olduğunca durumları yumuşatmaya çalıştım. Aşı oluyor 65 yaş üstü dedim. Kolera gibi değil bu Corona inan olsun daha beter Nazım hocam dedim. Biraz lakayt oldu diye ayağa kalktım hemen ceketimin düğmelerini ilikledim. Güldü hafifçe. Allahım böyle bir gülüş yok. "Şey, ehe yazamıyorum üstadım da, böyle durumlarda ne yapmalı az destek olabilir misiniz rahatsız etmek istemem ama" dedim. "Evladım sen konuşamıyorsun ki yazasın" diyecek sandım çok korktum. Hiç der mi öyle şey:)
Yazmak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yazacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yazmanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yazmak olacak.
Böyle söyledi bana. Ay içim bir rahatladı. Ellerinden öperek, hürriyet kavgamızın sürdüğünü söyledim. Biraz da Elon Musk'tan bahsettim. Mars mevzularıyla çok ilgilendi. İznini alarak ayrıldım yanından.
Burası akıl hastanesindeki odası Van Gogh'un. Yıldızlı Gece'yi anlattı. 25 Mayıs 1889 sabaha karşı 4.30 gibi uyanmış. Her zamanki gibi ilk yaptığı şey gökyüzüne bakmak olmuş. Ve hiç görmediği kadar parlakmış yıldızlar. Gecenin renginde hiç görmediği kadar sarı varmış. Gerisi de biraz hayal gücü dedi. Zaten her zaman geceyi daha aydınlık ve renkli buluyormuş.
Ertesi gün mektubumda da bahsettim dedi. Kardeşine yazdığı mektupta, Demir parmaklıkların arkasında adeta bir buğday tarlası görüyorum ve her sabah güneşin doğuşunu tüm ihtişamı ile izliyorum. Yine pencereden uzaklara bakıyordu. "Bunu paylaşabilir miyim? Kendimce yazılar yazıyorum da" dedim. Çok kısa bir an göz göze geldik, sanki beni tanıyormuş gibiydi. Ürktüm biraz. Hayır demedi sonuçta. Gizlice oradan sıvıştım.
Sonradan gökbilimciler araştırmışlar hesaplamışlar o geceki gök cisimlerini incelemişler gerçekten Venüs bile görünüyormuş o açıdan. Bunu O'na söylemeyi unuttum. Haydeee. Neyse bir dahaki sefere artık. Bir dahaki sefer olursa tabii.
Nazım hocamın selamlarıyla Yıldızlı gecenizi başlatmak isterim. Demir parmaklıklar sadece yeryüzünde var olabilir. Zihinler özgürdür.
Halay sizi biraz öteye götürebilir ama hayalgücü her yere.
Şimdi doğru pencereye koşun. Yıldızlar daha bir parlak değil mi?
Çünkü artık bize bütün geceler Yıldızlı Gece!
Ve her gün doğumu birbirinden ihtişamlı olacak!
Bugün pazar.Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum.
dayadım sırtımı duvara.
Toprak, güneş ve ben.
Ve ben artık hiçbir şeyi
hattâ seni bile düşünmezken
takıldı birdenbire gözüm
birbiri ardınca bozkırın ufkundan sökülüp
ağır beyaz yelkenler gibi gelen bulutlara.
Bu anda bir hatıra :deniz.
Hürriyeti, ışıltısı, kokusu.



Yorumlar
Yorum Gönder